Etiket Arşivi: ders veren sözler

Gitmek…

2 Haz

 

Gitmek bir limana yanaşmak mıdır? Ele alınan bir valiz midir gitmek.. Soğuk bir kış gününde bir tren vagonuna binmek midir gitmek..

Bu kadar basit midir gitmek?

Gitmek Anneni bırakmak değil midir?

Gitmek Eşini dostunu bırakmak değil midir?

Gitmek dostlarını, arkadaşlarını bırakmak değil midir?

Gitmek Seni sevenleri üzmek değil midir?

Gitmek seninle mutlu olan kişilerin haykırışlarını yok saymak değil midir?

Gitmek yalnız bırakmak değil midir ?

Gitmek her sabah uyandığında farklı bir pencereden uyanmak değil midir?

Her sabah güneşi farklı bir yerden izlemek değil midir?

Evini bırakmak değil midir?

Sokağını bırakmak değil midir?

Komşunu bırakmak değil midir?

Sıra arkadaşını bırakmak değil midir?

Can yoldaşını bırakmak değil midir?

Güldüğün, ağladığın kişiyi bırakmak değil midir?

Gitmek umuttan vazgeçmek değil midir?

Güzel günleri bırakıp kaçmak değil midir?

Gitmek pes demek değil midir?

Bu kadar soru işareti gitmeyi anlatıyor farkında mısın. Bu kadar soru işareti bu kadar soru cümlesi.. Her birisi gitmeyi anlatıyor. Hazır mısın bu soru işaretleri cevaplamaya ?

Her birisi senin yapmaya çalıştığını anlatıyor. Bütün bunları kaldırabilecek misin?

Bunları gerçekten yapacak mısın ?

Gerçekten de havlu mu atacaksın daha yeni başlamışken. Daha yeni gülmeyi başarmışken mi gideceksin. Mutluluğa beş kala mı gideceksin. Yarın sabah güneşin doğuşunu izlemedenmi gideceksin? Bu sınava girmeden mi kaçacaksın.. O kadar sevenini bırakacak mısın gerçekten.. Bu hayat sınavına bahanemi uyduracaksın, yoksa üzerine gidip onu yenecek misin?

Sana soruyorum ? Bu soru işaretlerinin vebalini ödemeye hazır mısın?

(ALINTIDIR)

Dede…

2 Haz

 

Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!
Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.


Neslihan Nur Türk

İki Şey…

1 Haz

 

İki şey ‘Kalitesiz İnsan’ın özelliğidir:

Şikayetçilik
Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:

Bakış açısını değiştirmek
Karşındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:

Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgeçinden geçirmek
Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:

Demagoji (Laf kalabalığı)
Kendini ağıra satmak (övmek,vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı ‘Nitelikli İnsan’ yapar:

İradeye hakim Olmak
Uyumlu Olmak

İki şey ‘Ekstra Değer’ katar:

Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır:

Kararsızlık
Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar:

Nitelikli çevre
Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:

Baskın yeteneği bulmak
Sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:

Ustalardan ustalığı öğrenmek
Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:

Niyetin saf olması
Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:

Sorunun değil, çözümün parçası olmak
Hayata ve her şeye yeni (özgün,orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek

İki şey gelişmeyi engeller:

Aşırılık (mübalağa, abartı,ifrat)
Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:

Tebessüm (gülümseme)
Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:

Anne
Baba

İki şey geri alınmaz:

Geçen zaman
Söylenen söz

İki şey ulaşmaya değerdir:

Sevgi
Bilgi

İki şey “hayatta önemli olan her şey” içindir:

Nefes alabilmek
Nefes verebilmek

Gülermisiniz Ağlarmısınız ?

1 Haz

 

Sibiryanın uçsuz bucaksız topraklarındaki köylerin birinde, adamın biri hayata veda eder. Köylüler meftanın defin işlerini yapmak üzere toplanırlar ve dini merasimden sonra cenaze mezarlığa götürülmek üzere yola çıkılır.

Cenaze alayı mısır tarlasının ortasında ilerlerken tabut köylülerin ellerinden her nasılsa kayar ve tabutun içindeki ceset düşüp nehire yuvarlanır. Nehrin akıntısı cesedi dinamitle avlanan balıkçıların yanına kadar sürükler.

Balıkçılar ” Acaba adamı biz mi öldürdük? diye endişeye kapılarak cesedi askeri bir kışlanın tellerine gizlece bırakırlar. Kışlada nöbet tutan asker, bölgeye yabancı birinin yaklaştığını düşünerek uzaktan seçemediği cesedi yaylım ateşine tutar.

Daha sonra hemen ambulans çağrılır ve delik deşik olan ceset acele hastaneye kaldırılır. Hastanedeki operasyon altı saat gibi oldukça uzun bir süre devam eder.

Yorgun argın ameliyattan çıkan doktor alnından akan terleri silip derin bir nefes alır ve “Çok zor oldu ama galiba yaşayacak.” diyerek mutlu bir şekilde yoluna devam eder. . .

Korkusuz Osman…

29 May

 

İstanbul’da 1800′lü yıllar… O zamanın ünlü kabadayılarından Ustura Kemal ve arkadaşları, Karacaahmet Mezarlığı’nın karşısında bir evin bahçesinde çilingir sofrası kurmuşlar. İçki masası muhabbeti tüm hızıyla devam ederken laf dönüp dolaşıp mezarlık ve ölü konusuna gelmiş. İçinde zırnık Allah korkusu ve vicdan bulunmadığını iddia ettiği için lakabı Korkusuz Osman olan bir kabadayı, “Ulan ölü ne ki be?! Sen sağ olanlardan kork, ölüden kimseye zarar gelmez” demiş. Ustura Kemal da muhabbeti koyulaştırmak için, “Ulan Osman, madem ölüden korkmuyorsun, gel şunu iyiden iyiye ispatla bize” diye dalga geçmiş.

 

Korkusuz Osman bunu nasıl yapacağını sorunca, Ustura Kemal, “Aha şu karşıdaki Karacaahmet mezarlığını görüyosun. Madem Allah’a inanmaz ve ölüden korkmazsın, bu gece 12′de mezarlığa girip sana vereceğimiz kazığı mezarlığa içinde bi yere çak. Sabah biz gidip, kazığın orada olup olmadığına bakarız. Eğer orada bi kazık varsa seni takdir ederiz” demiş. Korkusuz Osman aslında, gece mezarlığa girmek bi yana, yanından geçerken bile türkü söyleyen bi adammış. Ama yiğitliğe leke süremeyeceğinden, “Peki ama siz de benimle gece gelip, mezarlık çıkışında bekleyeceksiniz” demiş. Zaten bu konuşmalar akşam saatlerinde yapılıyomuş, gece yarısı kalkıp Karacaahmet Mezarlığı’na gitmişler.

 

Osman, gece karanlığında mezarlığın büyük kapısından içeri girmiş. Herkesin Korkusuz Osman olarak bildiği o cesur (!) kabadayı, mezarlığın içinde salavatlar getirerek bi elinde kazık, bi elinde çekiç ilerlemiş. Bi mezarın yanına geldiğinde alelacele eğilip kazığı yere çakmış. Korktuğu için de hemen or’dan uzaklaşmak istemiş. Ama bi’şey, giydiği setrenin, (o zamanlar erkeklerin giydiği uzunca eteği olan bi tür giysi) ucundan tutmuş. Korkusuz Osman vargücüyle, “İmdaaat! Ulan yardım edin. Ölü beni tutuyooo” diye feryat etmiş ama kendinden epey uzakta olan arkadaşlarına sesini duyuramamış. Bağıra çağıra mezarın üzerine yığılıp, kalp krizinden oracıkta ruhunu teslim etmiş.

 

Uzunca bir süredir mezarlığın dışında bekleyen arkadaşları, Korkusuz Osman’ın kendilerine oyun oynayıp, mezarlığın öteki kapısından çıktığını düşünüp dağılmışlar. Ertesi sabah ise, Ustura Kemal ve arkadaşları kazığın çakılı olup olmadığına kontrol için Karacaahmet Mezarlığı’na gelmiş. Bi bakmışlar ki, Korkusuz Osman, kazıkla beraber setresinin ucunu toprağa çakmış durumda, bi mezarın üzerinde cansız yatıyormuş

Doğruluk…

27 May

 

Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri’ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri’nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:

- Hasan Basri’yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.

O gayet sakin:

- Evet, dedi.

- Nerede?

- İşte şu kulübemde…

Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri’ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:

- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.

- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:

- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb’im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.

Hazreti Habib mahcub bir şekilde:

- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah’tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

Daha Büyük Keramet mi Olur?

27 May

 

Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.

Vâlide Sultan kalbinden;

“Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bir kerâmetini görseydim.” diye geçirmişti.

Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan’ın gönlünden geçenleri anlayarak; “

Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn’in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?” buyurdu.

Temizlikçi

27 May

 

Güney Afrika’nın Cape Town şehrindeki bir hastahanede devamlı olarak gizemli ölümler oluyordu. Hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar. Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi.

Herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu:Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik olarak kontrol ettiler. Güney Afrikanın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta işin içine polis de girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirildi,ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı.

Ve tabii bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyordu. Son çare olarak hastaların kaldığı 311 numaralı yoğun bakım odası sürekli gözetim altına alındı ve sonunda odadaki ölümlerin nedeni ortaya çıktı.

Sonuç çok trajikomikti;

Cuma sabahı saat 6′da odaları temizleyen temizlikçi kadının hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek , kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirdikten sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takıp gittiği görüldü . . .

Hz. Hamza(r.a) Olmaya YÜREK, Hz. Ali(r.a) Olmaya BİLEK, Hz. Osman(r.a) Olmaya HAYA, Hz. Ömer(r.a) Olmaya ADALET, Hz. Ebubekir(r.a) Olmak İçinse Sağlam Bir DOSTLUK Gerek…!!!

27 May

 

Hz. Hamza(r.a) Olmaya YÜREK,
Hz. Ali(r.a) Olmaya BİLEK,
Hz. Osman(r.a) Olmaya HAYA,
Hz. Ömer(r.a) Olmaya ADALET,
Hz. Ebubekir(r.a) Olmak İçinse Sağlam Bir
DOSTLUK Gerek…!!!

Yapılan İyilik Konuşulmamalıdır…

27 May

Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

“Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler

Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar

Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.